Akli melekeleri yerinde olan ve iyi kötü bir sosyal statü içinde tanımlanabilen tüm bireyler bir inanç sistemi, bir ideoloji veya bir siyasal pozisyon içinde kendilerini bir yerde tanımlarlar.
Bu tanımı oluştururken de, tüm geçmiş deneyimleri, içinden geldikleri aile ve toplum yapısı ile o güne kadar doğru veya yanlış beslendikleri tüm bilgi kaynaklarının etkisi ile bu tanımı yaparlar.
O halde;
Benzer sosyal statü ve aile yapılarından geldiği için benzer fikirlere sahip olması gereken insanların belli bir inanç sitemi, ideoloji veya siyasal pozisyon söz konusu olduğunda nasıl bu kadar zıt görüşler içinde olabilmektedir? Niçin Abdülhamit kimilerine göre "Kızıl sultan" ve kimilerine göre "Ulu hakan"dır?
Ortalama 10 kişinin bulunduğu bir topluluktaki bireylere İslam'ı sorarsanız 10 ayrı Müslüman tarifi, Atatürk'ü sorarsanız 10 ayrı Atatürk tanımı, Karl Marks'ı sorarsanız 10 ayrı Marksizm tarifi alırsınız. Halbuki İslam bizzat Allah tarafından söylenmesi gereken her şeyin eksiksiz söylendiği tek bir kitap tarafından tanımı yapılmış bir dindir. Atatürk'de tüm yaşamı ve fikirleri ile henüz çok yakınımızdaki bir gerçekliktir. Karl Marks ise fikirlerini tanımlamayı başkalarına bırakmaksızın tüm doktrinini birkaç kitap içinde toplamıştır.
Yani ortada büyük fikir ayrılıklarına düşmek için pek sebep görünmemektedir.
O halde;
Nasıl oluyor da hem Mevlana hem Taliban aynı din'in figürleri olabiliyor?
Nasıl oluyor da insanlar arasında sömürüyü kaldırıp, fırsat eşitliğini öngörerek daha mutlu toplum yapısı inşa edilebileceğini öngören Marksizm'e dayanarak Stalin yaklaşık 20 milyon insanı katledebiliyor veya Pol Pot Kamboçya'daki katliamlarıyla nüfusu nerdeyse yarıya indiriyor?
Kendimizden örnek verirsek; 12 Eylül askeri darbesi sonrası Mamak, Ulucanlar, Diyarbakır v.s. cezaevlerinde yapılan tüm işkenceler ve Deniz Gezmiş ile pek çok genç insanın idamına yol açan yargılamalarda "Atatürk İlkelerine" ve "Atatürk Milliyetçiliği"ne atıflarda bulunulmadı mı?
Ne yapacağız şimdi?
Ortaçağın karanlık engizisyonu için Hz. İsa'yı mı suçlayacağız?
Stalin'in, Pol Pot'un yaptıkları için Karl Marks'ı mı suçlayacağız?
Hizbullah'ın domuz bağı ile insanları boğazlamasının suçlusu bizatihi İslam mıdır?
"Kadro" dergisinde, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör'ün başını çektiği kalemlerin "dizayn ettikleri" "Kemalizm" en sonunda Atatürk'ü bile çileden çıkarmamış mıdır? (Gazi, Yakup Kadri ile yaptığı son toplantıda onu, Tiran/Arnavutluk'a elçi olarak atadığını bildirir ve dergi 36. Sayısında kapatılır). ( Emine Uşaklıgil, "Benim Cumhuriyetim" kitabında bu konuya atıf yaparak, M. Kemal'in yanındakilere "- Beyler Dictatoriel bir görüntü vermekteyiz, ölümümden sonra bir müstebit gibi anılmak istemem" dediğini aktarır.)
Sonuç olarak;
Aynı konu hakkında gerçeklik tek olduğu halde insanların bu kadar farklı yorumlara sapmalarının nedeni galiba, konu hakkındaki bilgileri "kaynağından" değil o konu hakkında sonradan "üretilen" "virüslü" bilgilerden alıyor olmamızdır. Nehirden su içen insanlar suyu pis bulup nehri suçlayacaklarına o nehrin çıktığı kaynağa bakarlarsa gerçekte ne kadar duru ve temiz olduğunu fark ederler.
Sonuçlarının doğru olması bile o sürece giden yol hikayesini aklamaz. Bu konudaki en önemli örneği Frankfurt okulundan Max Horkheimer "Akıl Tutulması" adlı kitabında vermiştir; " - Bir huzur evi düşünelim; bir odasında işitme engelli iki kişi vardır. Daha yaşlı olanı ötekinden, yan odadan lazımlığı getirmesini ister. Genç olanı, yine bir işitme engellinin yaşadığı öbür odaya geçer ve '-ihtiyar bahçeye çıkmak için paltoyu istiyor' der. Üçüncü işitme engelli, yatağın altından lazımlığı alır, öbür odada bekleyen ihtiyara götürür."
Sevgilerimle,
M.Ender ÖZER