Rıfat Hisarcıklıoğlu

Website bağlantısı:

Temmuz ayında Türkiye için önemli bir günün yıl dönümü yaşandı. 24 Temmuz Lozan Antlaşması’nın 90. yıl dönümüydü.

20 Kasım 1922’de Lozan görüşmeleri başladı. Temel konularda tarafların tavize yanaşmaması ve önemli görüş ayrılıkları çıkması üzerine 4 Şubat 1923’te görüşmeler kesildi. 23 Nisan’da tekrar başlayan görüşmeler, 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla sonuçlandı.

Bütün ülkeler kendi kurucu belgelerine büyük önem verir. ABD’nin Bağımsızlık Bildirgesi, Fransızların İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, İngilizlerin Magna Carta’sı neyse bizim için de Lozan öyledir. Millet olmamızı sağlayan ve bizi bütünleştiren bir faktördür.

Ne yazık ki son zamanlarda Lozan’ı tartışırken polemik diline “Zafer mi, hezimet mi?” ikilemine sürükleniyoruz. Her konuda olduğu gibi, Lozan konusunda da ak ve kara gibi iki kesin sınıflamaya gitmek, ufuk daraltıcı ve öğrenmeyi engelleyici bir dehlize düşmek olur.

Mahiyet olarak Lozan, Sevr’in hafifletilmiş devamı değil, Sevr’i önemli ölçüde tasfiye eden yeni bir anlaşmadır. Lord Curzon’a göre Türkiye Dünya Harbi’nde mağlup olmuştu. Milli Mücadele’de ise sadece Yunanistan’a karşı zafer kazanmıştı. Dolayısıyla Lozan’da hâlâ mağlup Türkiye ile galip İngiltere ve müttefikleri masada oturuyordu.

Lozan’ın en büyük başarısı bu tezi çürütüp, Türkiye’nin galip devlet olduğunu kabul ettirmesidir. Lozan’daki en kavgalı konu olan kapitülasyonların kaldırılmış olmasının temelinde de bu büyük başarı yatar.

Lozan’da hatalarımız da olmuştur. Ankara’nın tecrübeli diplomatlarından yararlanmaması, aceleci davranması ve bunu İngilizlerin öğrenmesi, iç politikamızdaki çelişkilerin erken ortaya çıkması gibi faktörler bilhassa Musul meselesinde elimizi zayıflatmıştır. Diplomatik hatalar ve daha da önemlisi askeri güçsüzlüğümüz Musul meselesini daha iyi bir sonuca ulaştırmamıza engel oldu. Bugünkü sınırları kabul etmek zorunda kaldık.

Görüşmeler kesintiye uğradığında İsmet Paşa gazetecilere, “Bütün fedakârlıkları yaptım, her şeyi kabul ettim, fakat memleketin iktisadi esaretini reddettim” açıklamasını yaptı. Lozan tutanakları gösteriyor ki, Lozan Barış Konferansı iktisadi konularda çıkmaza girmişti. Müttefikler kapitülasyonların yerine iktisadi, mali ve hukuki bir imtiyazlar düzeni kurulması için dayatmış, Türk heyeti reddettiği için görüşmeler tıkanmıştı.

Lozan’da günümüzde kamu diplomasisi adı verilen bir propaganda savaşı da yürütüldü. Batılılar barış uğruna Türklere çok cömert davrandıklarını ama Türklerin barışa yanaşmadığını söyleyip duruyorlardı. İsmet Paşa da aksine barış için her fedakârlığı yaptığımızı ama iktisadi esareti kabul etmediğimizi söylüyordu. Lozan’da en büyük başarı kapitülasyonların kaldırılmasıdır. Lozan’da en büyük kavgalar bağımsızlığı ihlal eden bu imtiyazlar düzenin kaldırılmasında yaşandı.

İsmet Paşa’nın sözleriyle, “Şu genişlikte, bu genişlikte bir vatan” ama “Mutlaka tam bağımsız!” Bunun anlamı kapitülasyonları tamamen kaldırmak için, örneğin Musul meselesinde toprak tavizi vermemizdir. Musul dışında, Lozan’ın sağladığı ve yol açtığı başarılar büyüktür. Lozan’da ana hatlarıyla milli hedeflerimize ulaşıldı. Gerçi Lozan’da Ege adalarını ve Kıbrıs’ı geri almış değiliz. Misak-ı Milli içindeki Musul’u kaybettik, Boğazlar’da tam egemenliğimizi kuramadık, Hatay’ı alamadık.

Peki, adaları niye alamamıştık? İngiliz ve Fransız harp gemileri hâlâ Boğazlar ve İzmir sularında bekliyordu. Milli Mücadele’nin kahraman ordusuysa sadece kara ordusuydu, elinde ufak bir çıkarma aracı bile yoktu. Üstelik adaları Balkan Harbi’nde kaybetmiştik. Kıbrıs ise zaten çok daha önce kaybedilmişti. Boğazlarda tam egemenliğimizi dünya dengeleri daha elverişli hale geldiğinde Montrö Antlaşması’yla 1936’da sağlayacak, sonra da Hatay’ı anavatana katacaktık.

Musul’da karşımızdaki güç İngiliz ordusuydu. Musul’u İngilizlerden bütünüyle almaya gücümüz yetmezdi. Savaşmak yeni kurtarılmış vatanın tamamını tehlikeye sokabilirdi. Ankara savaş yorgunuydu, harap ülkeyi kalkındırmaya başlamak için bir an önce sulh istiyordu. Onun için Musul’u ikinci derecede hedeflerimiz arasına koyarak masaya oturmuştuk. İngiliz istihbaratının bunu öğrenmesi de masada aleyhimize oldu. Ve nihai darbe 1925’te Şeyh Sait İsyanı’yla geldi. Musul 1926’da resmen gitmiş oldu.

Lozan’la ilgili önemli bir hurafe de süresinin 100 yıl olduğu ve gizli maddelerinin bulunduğu hakkındadır. Bütün Lozan belgeleri Türkiye’de ve ilgili ülkelerde açıktır. Dahası uluslararası belgeler ancak parlamentolar onaylarsa geçerli olur. Resmi gazetelerde yayımlanır, dolayısıyla gizli kalamaz.

Lozan’da muhakkak eksiklerimiz ve kusurlarımız olmuştur ama tümünü karalamak bilgisizlik ve vicdansızlıktır. Karmaşık olaylara ideolojik gözle bakmak yanıltıcıdır. Lozan’a da bütün renkleri görmeye çalışarak bakılmalı. Bunlara bakmadan, mesela sırf İsmet Paşa’ya siyasi taraftarlık veya aleyhtarlık duygusuyla, Lozan hakkında hüküm vermek yanlış olur.

Zafer mi, hezimet mi şeklinde ezbere yargıya varmaktan kaçınmak lazım. Zira ak-kara basitliğine indirgemek insanı körleştirir. Merakı öldürür. Daha kötüsü araştırıp öğrenebileceğimiz gerçekler konusunda bizi cahil bırakır. Bu cehaletle günümüzün karmaşık sorunlarına da miyop bakarız.

Özetle sorulması gereken, neye göre zafer veya hezimet? Arzu ve hayallerimize göre mi? Askeri, siyasi ve stratejik gerçeklere göre mi? Lozan’da alınan sonuçlar, Lozan’a giderken tespit edilen hedeflere önemli ölçüde uygundur. 1. Dünya Savaşı sonrasında imzalanmış bütün barış antlaşmaları 2. Dünya Savaşı’yla yok olduğu halde, Lozan’ın 90 yıldır devam ediyor olması, gerçekçi dengelere oturduğunun göstergesidir.

Lozan mutlaka okunması, dersler çıkarılması gereken fevkalade öğretici ve muazzam bir diplomatik savaş kitabıdır. Lozan’ı öğrenmek için okumak, bugünkü dünyayı kavramamız için de ufkumuzu açacaktır. Cepheden masaya, Lozan’ı yazanları saygı ve rahmetle anıyorum.

2012 yılı cari işlemler açığı, geçen yılın aynı dönemine göre 28 milyar dolar azalarak 49 milyar dolara geriledi. Bu gelişmede, dış ticaret açığının 24 milyar azalarak 66 milyar dolara gerilemesi, hizmetler dengesinden kaynaklanan net gelirlerinse 4 milyar dolar artarak 22 milyar dolara ulaşması etkili oldu.

Hizmet sektörlerinden sağlanan döviz geliri 3,5 milyar dolar yükselerek 49 milyar dolara ulaştı. Bu kapsamda turizm gelirleri bir önceki yıla göre 421 milyon dolar artarak 23 milyar dolara ulaştı. Taşımacılık gelirleriyse 2,5 milyar dolar artarak 13 milyar dolar olarak gerçekleşti.

Yurt dışında yerleşik kişiler hisse senedi piyasasında aralık ayındaki 852 milyon dolar tutarında net alımla birlikte toplam 6 milyar dolar net alım yaptı. Söz konusu piyasada bir önceki yıl 986 milyon dolar net satış gerçekleşmişti. Yurt dışı yerleşikler aralık ayındaki 2 milyar dolar tutarında net devlet iç borçlanma senetleri alımıyla birlikte toplam 17 milyar dolar alım gerçekleşti.

Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı sermaye yatırımı 2011 yılında 16 milyar dolar iken geçen sene 12 milyar dolara geriledi. Buna rağmen yurt dışı yerleşiklerin gayrimenkul yatırımları 623 milyon dolar artarak, 2,7 milyar dolara yükseldi. Türk şirketlerinin geçen yıl yurt dışında yaptıkları yatırımlarıysa önceki seneye göre 1,7 milyar dolarlık artışla 4 milyar dolara ulaştı.

Yurt dışında gerçekleştirilen tahvil ihraçlarıyla ilgili olarak bankalar 2012 yılında 9 milyar dolar tutarında net borçlanma gerçekleştirdi. Bir önceki yıl bankaların gerçekleştirdiği tahvil ihracı 3 milyar dolar olmuştu.

Yurt dışından kullanılan krediler 2012’de önceki seneye göre azaldı. Bu kapsamda önceki seneye göre bankalar 8 milyar dolar, reel sektör ise 1 milyar dolar daha az borçlandı. Bankaların kullandığı yurt dışı kredi hacmi 4 milyar dolar, reel sektörün ise 6 milyar dolar olarak gerçekleşti.

Cari açıkta sağlanan başarıda Merkez Bankası’nın devreye soktuğu mekanizmalar, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun (BDDK) aldığı tedbirlerle Maliye Bakanlığı’nın uyguladığı ihtiyatlı politikalar etkili oldu. Bunun bir göstergesi olarak Türkiye’ye giren 41 milyar dolar portföy yatırımına karşılık Merkez Bankası’nın döviz rezervleri 28 milyar dolar artmıştır.

Öte yandan cari açıktaki 28 milyar dolar azalmanın 23 milyar doları mal ve hizmet ihracat artışı kaynaklı oldu. Demek ki reel sektörümüzün pazar ve ürün çeşitlendirilmesine yönelik çalışmaları sonuç vermektedir.

Böylelikle 2011 yılında yüzde 10’a çıkan cari açığın gayri safi yurt içi hasılaya (GSYH) oranı 2012 yılsonu itibarıyla yaklaşık % 6’ya geriledi. Ekim 2011’de 79 milyar dolarla zirve yapan 12 aylık cari açıksa 2012 yılsonunda 49 milyar dolara düştü.

Öte yandan enerji ithalatı hariç tutulduğunda 2012 yılında 11 milyar dolar cari fazla verilir noktaya gelinmiş olması, enerjideki dışa bağımlılığın cari açık içindeki önemini daha net ortaya koymakta. Geçen sene enerjiyle ilgili ithalat 67 milyar dolara ulaşırken, ihracat 7 milyar dolar oldu ve net enerji ithalatı 60 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bu nedenle enerjide dışa bağımlılığı azaltmak temel politika önceliği olmalı.

Hiçbir ülke sürekli olarak bu düzeyde cari açık veremez. Geçen sene azalmasına rağmen hâlâ oldukça yüksek bir cari açığa sahibiz. Üstelik bu cari açığı büyüme oranımızın % 2’ler düzeyinde kaldığı bir yılda elde ediyoruz. Kısacası eskiden yüksek açık yüksek büyüme derken, şimdi düşük büyüme ama yüksek cari açık gibi bir gerçekle karşı karşıyayız.

Yurt dışındaki mevcut koşullar sürerse, bu düzeydeki bir cari açığı sürdürmekte sorun yaşanmayabilir. Ama yurt dışına bu kadar bağımı hale gelmiş olmak, ekonomide daha yüksek büyüme oranlarına ulaşılmasını zorlaştıracaktır.

2013 yılında ekonomideki canlanmanın ve finansman imkânlarının artmasıyla cari açıkta bir miktar artış olabilir. Ancak bugün itibarıyla cari açık gerek seviye gerekse finansman kalitesi bakımından kısa vadede kırılganlık kaynağı olmayacak bir noktadır.

Önümüzdeki dönemde bu kazanımlarımızı yitirmeden büyümeye odaklanılması gerekiyor. Zira cari açıktaki azalış, yapısal tedbirlerden daha çok ekonomik büyümenin ve buna paralel iç tüketimin yavaşlatılması sayesinde sağlandı. Düşük büyümeyse hem iç piyasada hem de istihdam artışında sıkıntıya neden oluyor.

Yeni yatırım teşvik sistemi yurt içi üretimi hem hacim hem de katma değer anlamında artırmayı amaçlamakta olup, bu sistemin sanayicimiz ve girişimciler tarafından iyi değerlendirmesine ihtiyaç var.

Dış ticaret verileri, ekonominin büyüme temposuna ilişkin en sağlam öncü göstergelerden biridir. Ekonominin hızlı büyüdüğü dönemlerde ithalat artışı da yüksek olur ve buna paralel şekilde cari işlemler açığı artar. Ekonominin küçüldüğü dönemlerdeyse ithalat azalıyor.

Son açıklanan dış ticaret verilerine göre ihracat Ocak-Mart döneminde geçen senenin aynı dönemine göre yüzde 13 artışla 35 milyar dolara yükselirken, ithalat yüzde 1 azalışla 56 milyar dolar oldu. Dış ticaret açığı yüzde 17 azalarak 20 milyar dolar düzeyinde gerçekleşirken, ihracatın ithalatı karşılama oranı 7 puan artarak yüzde 63’e yükseldi. Mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış ihracat ve ithalat miktar endekslerine göre, birinci çeyrekte ihracat miktar endeksi yüzde 3,4, ithalat miktar endeksi ise yüzde 0,9 arttı.

Cari açık bu dönemde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 25 oranında azalarak 16 milyar dolara geriledi ve açık verdi. Bu gelişmede dış ticaret açığının 4 milyar dolar azalması ve hizmetler dengesinden kaynaklanan net gelirlerin 609 milyon dolar artması etkili oldu. Geçen yılın ilk çeyreğinde 3,9 milyar dolar artış gösteren resmi rezervler, bu yılın ilk çeyreğinde de 690 milyon dolar artış kaydetti.

Mart itibarıyla son 12 aylık dönemde birikimli cari işlemler açığı ise bir önceki aya göre 3 milyar dolar azalışla 75 milyar dolardan 71 milyar dolar düzeyine indi. 12 aylık birikimli cari dengede Kasım ayında başlayan iyileşmenin Mart ve Nisan aylarında daha da belirginleşeceği öngörülüyor. Orta ve uzun vadede ise yatırımlarda devlet yardımını esas alan yeni teşvik paketinin bir yandan cari açığın azalmasına katkıda bulunması, diğer yandan arz yönünden büyümeye destek vermesi bekleniyor.


Avrupa ekonomisinde süregelen sorunlara rağmen, ihracat istikrarlı artış eğilimini koruyor. Yurt içi talepteki yavaşlamanın ve Türk lirasının değer kaybının ithalat talebini ve enerji dışı cari açığı sınırlayıcı etkileri ise sürüyor. Ayrıca dış ticaret hadlerindeki iyileşme de, cari işlemler dengesindeki düzelmeye katkıda bulunuyor. Bu doğrultuda cari işlemler açığının kademeli olarak azalmaya devam edeceği öngörülüyor.

Yılın ilk çeyreğinde turizm gelirleri, geçen yılın aynı dönemine göre 300 milyon dolar azalarak 2,8 milyar dolara geriledi. Yurt dışında yerleşik kişilerin yurt içinde yaptıkları net yatırımlar geçen yılın ilk çeyreğine göre 344 milyon dolar artarak 4,6 milyar dolara yükselirken, yurt içinde yerleşik kişilerin yurt dışında yaptıkları net yatırımlar 1,3 milyar dolar artarak 2,3 milyar dolar tutarında gerçekleşti.

Bankacılık sektörü geçen yılın ilk çeyreğinde 4,9 milyar dolar net kredi kullanıcısı iken, bu yılın aynı döneminde 962 milyon dolar tutarında net geri ödeyici oldu. Finans dışı sektörlerin net kredi kullanımıysa, geçen yılın aynı dönemine göre 1 milyar dolar azalarak 1,8 milyar dolar düzeyinde geçekleşti.

Merkez Bankası’nın açıkladığı ödemeler dengesi verilerine göre Mart ayında “net hata noksan” kaleminde 2,2 milyar dolarlık kaynağı belirsiz para girişi yaşandı. Böylece 2012 yılının Ocak-Mart döneminde kaynağı belirsiz para girişi, geçen yılın aynı dönemine göre 1 milyar dolar artışla 3,8 milyar dolar oldu.

Dış ticaretteki gelişmeler ekonominin yavaşladığına işaret ediyor. İthalatla birlikte iç talepteki yavaşlama daha belirginleşiyor. Dolayısıyla yılın ilk yarısında ekonomideki büyüme hızını büyük ölçüde dış talepteki gelişmeler belirleyecek. İlk çeyrekte ihracatın ithalattan daha hızlı artmış olması bu açıdan olumlu bir gelişme oluyor. Bu sayede hem ihracat büyümeye pozitif katkı yapıyor, hem de önemli bir kırılganlık kaynağı olan cari açık daralıyor.

Öte yandan, yavaşlayan ithalat bütçe gelirlerini olumsuz etkiliyor. İthalattan elde edilen vergi gelirlerinin azalması bütçe açığı üzerinde olumsuz bir etki yapıyor. Buradaki bozulmayı telafi etmek için kamu harcamalarının daha sıkı kontrol altında tutulmasına ihtiyaç duyulabilir. Avrupa’da durgunluk beklentisi ve Çin’de büyümenin yavaşlama ihtimalinin belirmesiyle petrol fiyatlarının düşmeye başlaması, petrol giderleri ve enflasyon üzerinde olumlu etki yapabilir.

İç tüketim ve üretim temposundaki yavaşlamaya rağmen özel sektörün yatırım harcamalarında henüz kayda değer bir azalma görülmüyor. Yatırım malı ithalatı Mart ayında bir önceki aya göre yüzde 10 arttı. Yatırım malı ithalatında ilk çeyrekteki büyüme yüzde 7 oldu. Dolayısıyla ilk çeyrek büyümesinde özel yatırım harcamalarının olumlu katkı yapması bekleniyor.

Kredi gelişmeleriyle milli gelir arasında da aynı yönde ve kuvvetli bir ilişki var. Kredi artış hızının gerilemesi de bu açıdan önemli bir gösterge niteliğinde. Yavaşlayan ithalat ve kredi verileri aynı sonucu teyit ediyor ve ekonomideki yavaşlamaya işaret ediyor. İktisadi faaliyette gözlenen ivme kaybı ilk çeyrekte talep kaynaklı olarak sürüyor.

Sanayi üretim endeksi, Ocak ayındaki hızlı daralmanın ardından Şubat ve Mart aylarında bir miktar toparlanmış olsa da, çeyrek bazında bir önceki çeyreğin altında gerçekleşti. Öte yandan küresel büyüme görünümünde ve risk iştahında gözlenen bozulma nedeniyle iktisadi faaliyetteki toparlanmanın beklenenden yavaş olabileceği düşünülüyor. Nitekim imalat sanayi firmalarının sipariş beklentilerinde bir miktar gerileme gözleniyor.

Türkiye 2011 yılında, ekonomik büyümede OECD-AB-G20 ülkeleri içinde üçüncü sırada yer aldı. Ama sadece ekonomik büyümede değil, cari açık miktarında da dünyada ilk sıralardayız. Sanayideki ithalat bağımlılığını ve enerjide dış kaynağa dayalı yapıyı azaltacak önlemlerin zamanında alınmayışı, cari açığı ve dış finansmana bağımlılığı büyük bir yapısal soruna dönüştürdü. Yüksek büyümenin sürdürülebilirliği için ekonomide eksik bırakılan mikro reformları ve kamu maliyesinin kalitesini artıracak adımları tamamlamaya daha fazla ihtiyaç duyuyoruz.

Sayıları 5 milyonu aşan Türk diasporasını küresel hedeflerimiz doğrultusunda örgütlemek,  hedeflerimiz etrafında kenetlenmek için Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) bünyesinde Dünya Türk İş Konseyi’ni (DTİK) kurmuştuk. 2009 yılında Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ve bakanlarımızın katılımıyla gerçekleştirdiğimiz ilk Dünya Türk Girişimciler Kurultayı ile yaklaşık 80 ülkeden 2 bini aşkın Türk girişimci ve profesyoneli ilk defa aynı platformda buluşturduk. Türk diasporası kavramını yine ilk defa pozitif anlamda bu çatı altında kullandık. Yurt dışında yaşayan girişimciler ve profesyoneller arasında etkin bir iletişim kurulabilmesi için DTİK İletişim Platformu’nu (dtik.org.tr) kurarak Türk girişimci ve profesyonellerini elektronik ortamda bir araya getirdik.

Dünya Türk Girişimciler Kurultayı’nın ikincisi 18-19 Kasım 2011 tarihlerinde İstanbul’da toplandı. Yaklaşık 90 ülkede faaliyet gösteren 2 bin 200 Türk girişimcisi ve uluslararası şirketlerdeki Türk yöneticiler, profesyoneller bir kez daha bir araya geldi. Bu kurultayda bir kez daha gördük ki insanımızın öz güveni eskisiyle mukayese edilemeyecek ölçüde artmıştır. Küresel kriz dalgasına rağmen Türkiye, istikrarlı bir şekilde büyümesini sürdürüyor. Girişimcilerimiz, sanayicilerimiz, işverenlerimiz, yatırımcılarımız, müteahhitlerimiz dünyanın dört bir yanında başarılara imza atıyor, Türkiye’yi ve milletimizi gururla temsil ediyor.

Küresel güç dengeleri yeniden şekillenirken, ülkemizin küresel düzendeki ağırlığının artması için birlik olup, başarı öyküleri yazmaya devam edeceğiz. Bu çerçevede hedefimiz sürdürülebilir “Yurt Dışı Türkler” stratejisi ile dünyadaki en etkin diasporalardan birisi olmak. Sürdürülebilir stratejimizin temel ekseni yurt dışı Türklerinin anavatanları ve kültürleriyle olan bağlarını korurken, bulundukları ülkelerin sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi hayatına aktif biçimde katılan, mutlu, müreffeh ve başarılı bireyler halinde yaşamalarıdır. Vatandaşlarımızın yaşadıkları yerlerde daha mutlu, müreffeh ve güvenli yaşamalarının sağlanması ve anavatana katkılarının artırılması için çalışmaya devam edeceğiz.

Bugün Türkiye, ekonomik büyüklüğü, zengin insan kaynağı ve sahip olduğu stratejik değerler ile tüm dünyanın dikkatini çeken bir merkez ülkedir. Cumhuriyetimizin 100. kuruluş yıl dönümü olan 2023 yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girip, insanların yaşamaktan büyük mutluluk duyduğu, ileri çoğulcu demokrasi ile yönetilen, vatandaşını yücelten, her alanda AB standartlarını uygulayan, küresel bir aktör haline gelmiş bir ülke olmak istiyoruz. 

Türk Hava Yolları’nın dünyanın dört bir köşesine uçtuğu, bankalarımızın girişimcimizin ihtiyaç duyduğu her noktada faaliyet gösterdiği,  “Made in Turkey” ibaresini taşıyan ürünlerin dünyanın her yerinde talep gördüğü, dünyanın saygın yayınevlerinin yazarlarımızın kitaplarını bastığı, gençlerin yüksek tahsilini Türkiye’de yapmayı arzuladığı ve Türkçe öğrendiği bir dünya ve Türkiye hayal ediyoruz.

Çin ve İtalya arasındaki en büyük sanayi gücü haline gelen Türkiye bu hayallerini de insanımızın, girişimcimizin dinamizmiyle gerçekleştirecektir. Vancouver’dan Vladivostok’a; Helsinki’den Cape Town’a kadar geniş coğrafyada iş yapan, dünyanın her köşesine mal ve hizmet satma becerisini gösteren Türk girişimci ve profesyonelleri, Türklerin girişimci bir millet olduğunu dünyaya gösteriyor.

Hiç şüphesiz Türkiye’nin küresel başarı öyküleri, Türk girişimcisinin cesareti, tecrübesi, bilgisi ile dün olduğu gibi bugün de yazılacaktır. Küresel hedeflerimize dünyanın dört bir yanına yayılmış Türk girişimcisinin dinamizmiyle ulaşacağız. Küresel düzende daha etkili olmak, değer zincirinde ileri konumlarda olmak için ortak bir küresel gündem takip edip, dünya sistemine daha fazla eklemlenmiş olacağız. Bunun için de daha iyi örgütlenip, birbirimiz ile daha etkin etkileşim içinde olacağız. Hedeflerimiz için uygun araç ve platformları ivedilikle yaratacağız. Arzuladığımız Türkiye’yi ve dünyayı kurgulayacağız.

Çin’i dünyanın üretim üssü, Hindistan’ı dünyanın yazılım merkezi, İsrail’i inovasyon merkezi yapan kendi dinamik diasporaları ile etkin iletişim içinde olmaları ve onları ortak hedefleri doğrultusunda birleştirilmeleridir. Yurt dışındaki Türk varlığı da küresel aktör olmamız ve dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girme hedefini gerçekleştirmemiz için en önemli varlıklarımızdan birisidir.

1961 yılında iki gün iki gece süren bir tren yolculuğu sonrasında Türkler Avrupa’da 50 yıl geçirdi. Bugün 5,2 milyon Türk Avrupa’da yaşıyor, 140 bin ticari işletmeyi çalıştırıyor, 640 bin kişiye iş veriyor, 50 milyar euro ciro yapıyor. Dünyanın en büyük yazılım ve bilişim şirketi Microsoft’ta 350, dünyanın en büyük internet arama motoru Google’da 35, ABD’li havacılık devi Boeing firmasında ise 75 Türk mühendis görev yapıyor.

Türkiye yurt dışında en çok vatandaşı yaşayan, ABD’ye en çok öğrenci gönderen 10’uncu ülkedir. Yurt dışında 130 bin Türk üniversite öğrencisi, 830 bin Türk ilköğretim öğrencisi, 3 bin 900 Türk derneği var. Sınır tanımayan genç ve dinamik iyi eğitimli profesyonellerimiz dünyanın saygın şirketlerinde ve kurumlarında çalışıyor, bu kurumları ve şirketleri idare ediyor.

1961’de insanlarımız “misafir işçi” olarak Almanya’ya gitmeye başlamıştı. Almanya’ya gitmiş vatandaşlarımızın ve Türk kökenli Alman vatandaşlarının sayıları bugün 3 milyona yaklaşıyor. Şu anda Almanya’da Türk ve Türk kökenli Alman vatandaşları tarafından kurulmuş 72 binin üzerinde işletme var. Bu işletmeler, yılda 33 milyar euro ciro yapıyor. 350 bin kişiye istihdam sağlayarak, Almanya ekonomisine ciddi bir katkıda bulunuyor.

50 yıl önce Avrupa’nın misafir işçileri olarak başladığımız bu serüvende, girişimcilerimiz dünyanın dört bir yanında ekonomileri yönlendiriyor. Artık, üreten, yöneten, istihdam sağlayan Türk girişimcileri için küresel entegrasyon devri, karşılıklı uyum devri başlıyor. Değişen dünyada yükselen Türkiye’nin daha büyük küresel başarı öyküleri yazmaya devam etmesi için; değişimin öncüsü olma ve değişimi yönetme yolunda daha etkin örgütlenmek ve stratejiler belirlemek istiyoruz.

Artık işçi göçü devri sona erdi. Şimdi devir, girişimci hareketliliği devri. Artık acı gurbet öykülerini değil, girişimcilerimizin küresel başarı öykülerini konuşuyoruz. Türkler olarak gönül birliğine, akıl ortaklığına, kurumsal yapılara ihtiyacımız var. Bu inançla diasporamızı küresel hedeflerimiz doğrultusunda örgütlemek, hedeflerimiz etrafında kenetlenmesini sağlamak amacıyla DEİK bünyesinde Dünya Türk İş Konseyi’ni kurduk. Diliyle, kültürüyle, gelenekleriyle, inançlarıyla var olan ve ayakta duran, yaşadığı ülkeye her yönden önemli katkılar yapan bir Türk toplumu görmek istiyoruz.

Küresel ekonomik hareketler dünyayı ve ülkemizi etkilemeye devam ediyor. Önümüzdeki dönem hem riskleri hem de fırsatları içinde barındırıyor. Dikkatli olmamız gereken bir süreçten geçiyoruz. Dolayısıyla hem yurt dışı gelişmeleri hem de yurt içindeki iktisadi gelişmeleri yönlendiren kurumları yakından takip etmekte fayda var. Bu kurumların başında Merkez Bankası geliyor. Merkez Bankası'nın son olarak 23 Ağustos 2011'deki Para Politikası Kurulu toplantı özeti bu açıdan önemli bilgiler içeriyor.

Söz konusu metinde ilk olarak enflasyondaki gelişmelere ilişkin bilgi veriliyor. Yıllık enflasyon yılın ilk yarısında beklentiler çerçevesinde yüzde 6,3 olarak gerçekleşirken, temel mal grubu enflasyonu yatay seyrediyor. Temel mal grubu enflasyonunda son dönemlerde gözlenen artış eğiliminin, Temmuz ayında duraklamış olduğu görünüyor. Yıllık enflasyon; gıda ve alkolsüz içecekler grubunda yüzde 7,7'ye, işlenmiş gıda grubunda yüzde 8,3'e yükselmiş durumda. Giyim grubunda artış eğilimi sürerken, dayanıklı mal grubunda gerileme yaşanıyor.

Akaryakıt fiyatlarındaki döviz kuruna paralel artışın yansımasıyla, ulaştırma hizmetleri fiyatlarındaki artış devam ediyor. Bu grupta fiyat artışının önümüzdeki dönemde de süreceği öngörülüyor. Kiralarda ılımlı bir yükseliş eğilimi görülüyor. Hizmet ve temel mallardaki görünüm çerçevesinde, temel fiyat göstergelerinin yıllık artış oranları Temmuz ayında yükselirken, mevsimsellikten arındırılmış veriler yakın dönemde ana eğilimin aşağı yönlü olacağına işaret ediyor.

Son dönemde açıklanan veriler, küresel büyümenin giderek hız kaybettiğini gösteriyor. Bu doğrultuda dış talep zayıf seyrini korurken, Euro Bölgesi ülkelerinde ikinci çeyrek büyümeleri beklentilerin altında gerçekleşti. ABD ekonomisine yönelik büyüme tahminleri de aşağı yönlü güncelleniyor. Türkiye açısından döviz kurlarındaki artışın sağladığı rekabet avantajına rağmen küresel gelişmelerin olumsuz durumu, dış talebi sınırlamaya devam ediyor.

İktisadi faaliyete ilişkin yavaşlama sinyalleri giderek güçleniyor. Mevsimsellikten arındırılmış verilerde sanayi üretimi son beş ayda düşüş gösteriyor. Kapasite kullanım oranındaki yavaşlama eğilimi de yılbaşından buyana devam ediyor. Öncü gösterge niteliğindeki sipariş beklentilerinin seyri ise imalat sanayisi faaliyetinin yılın üçüncü çeyreğinde zayıf seyrini koruyabileceği yönünde sinyal veriyor.

Yurt içi nihai talepte, yılın ikinci çeyreğinde başlayan yavaşlama eğilimi sürüyor. Tüketici güveninde süregelen zayıflama belirginleşmiştir. Bu dönemde yatırım eğiliminin de uzun bir aradan sonra ilk defa yavaşladığı gözleniyor. Temmuz ayında bir önceki çeyrek ortalamasının altında seyreden otomobil ve hafif ticari araç yurt içi satışlarının, Türk Lirası'ndaki değer kaybına paralel olarak zayıflamaya devam etmesi bekleniyor. Bütün bu gelişmeler, yurt içi talepteki yavaşlamanın derinleşebileceği yönünde sinyal vermekte.

İşsizlik oranları kriz öncesi seviyelerinde seyrediyor. Mayıs döneminde mevsimsellikten arındırılmış sanayi istihdamının gerilemesiyle, tarım dışı istihdam artışı yavaşlamış ve işsizlik oranları bir önceki çeyreğe göre bir miktar artış gösterdi. Öncü göstergeler, istihdamdaki yavaşlamanın üçüncü çeyrekte de süreceğine işaret ediyor.

Temel (çekirdek) enflasyon göstergelerindeki yükselişin bir müddet daha sürebileceği tahmin ediliyor. İktisadi faaliyetteki yavaşlama nedeniyle, döviz kurundan kaynaklanan fiyat hareketlerinin ikincil etkilerinin sınırlı kalması ve enflasyondaki yükselişin geçici olması bekleniyor. Bu doğrultuda yılsonundan itibaren temel enflasyon göstergelerinin tekrar düşüş eğilimine gireceği tahmin ediliyor. 2012 yılı sonunda ise enflasyon görünümünün yüzde 5 hedefi ile uyumlu olduğu vurgulanıyor.

Para Politikası Kurulu, iktisadi faaliyetin giderek yavaşladığı ve makro finansal risklerinsürdüğü bir konjonktürde, enflasyondaki geçici fiyat hareketlerine tepki vermenin uygun olmayacağı değerlendirmesinde bulunmuştur. Bununla birlikte, enflasyon beklentilerinin yakından izlenmesi ve fiyatlama davranışlarında orta vadeli hedeflere ulaşılmasını engelleyecek bir bozulma gözlenmesi halinde, gerekli tedbirlerin alınacağını ifade edilmiştir.

Gerek kredilerde ve yurt içi talepte gözlenen yavaşlama, gerekse döviz kuru hareketleri iç ve dış talebin dengelenmesine katkıda bulunuyor. Kredilerin artış hızı bütün alt kalemlerde gerilemeye devam etmekte olup, özellikle ihtiyaç kredilerindeki ivme kaybı dikkat çekiyor. Ayrıca döviz kurundaki artışın yılın ikinci yarısında ithalat talebini belirgin biçimde sınırlayacağı öngörülüyor. Bu çerçevede önümüzdeki dönemde cari işlemler dengesinde kayda değer bir iyileşme olacağı tahmin ediliyor. Aynı zamanda orta ve uzun vadede cari işlemler dengesinin, kalıcı olarak makul düzeylerde tutulabilmesi için verimliliği ve tasarrufları artırıcı yapısal düzenlemelerin önemine dikkat çekiliyor.

Sonuç olarak, alınan önlemlerle ekonomi üzerindeki aşağı yönlü risklerin bu aşamada dengelenmiş olduğu görülüyor. Bununla birlikte, küresel ekonomideki sorunların daha da derinleşmesi ve yurt içi iktisadi faaliyetteki yavaşlamanın belirginleşmesi halinde, bütün politika araçlarının genişletici yönde kullanılmasının söz konusu olabileceği vurgulanıyor.

Önümüzdeki dönemde para politikası, fiyat istikrarının kalıcı olarak tesis edilmesine odaklanmaya ve finansal istikrarı gözetmeye devam edecektir. Orta vadede; mali disiplinin sürdürüleceğine dair taahhütlerin yerine getirilmesi ve yapısal reform sürecinin güçlendirilmesi, ülkemizin kredi riskindeki göreli iyileşmeye katkıda bulunarak makroekonomik istikrarı ve fiyat istikrarını destekleyecektir.

Mali disiplinin devamı aynı zamanda para politikasının hareket alanını genişletecek ve faizlerin düşük düzeylerde kalıcı olmasını sağlayarak, toplumsal refahı destekleyecektir. Dolayısıyla yeni Orta Vadeli Program'ın bu doğrultuda hazırlanması ve Avrupa Birliği müktesebatının gerektirdiği yapısal düzenlemelerin devamı büyük önem taşıyor.