Y KUŞAĞI (1)
Son 10/15 yıl içinde iş yaşamına yeni katılmış ve muhtemelen hepimizin çocuğu, akrabası olarak veya işimizde istihdam ettiğimiz eleman olarak yeni yeni tanımaya başladığımız bir jenerasyon/kuşak’la tanıştık ; araştırmalar, İşine, firmasına, ast-üst ilişkilerine, kişiler arası iletişime bakış açısıyla diğerlerinden ayrılan, farklı bir çalışan profili ile karşı karşıya olduğumuzu ortaya koymaktadır. Konunun detaylı bir şekilde incelenmesi sonucu; söz konusu çalışan profilinin yarattığı etkilerin, sadece firmamızda değil Türkiye ve dünya genelinde faaliyet gösteren tüm firmalarda hissedildiği görülmüştür.
BMC İnsan Kaynakları (IK) Bölümünün, yaptığı çalışmalar sırasında “Y Kuşağı” olarak tanımladığı bu
Yeni nesil insan kaynağı, sahip olduğu birtakım olumlu özelliklerinin yanı sıra sahip olduğu bazı özellikler nedeniyle de işyerlerinde sorunlara neden olmakta. Konunun tüm iş alemini ilgilendirmesi nedeniyle BMC – İK Bölümünün bu çalışmasını sizlerle paylaşmayı faydalı gördüm.
(Konunun önemi nedeniyle herhangi bir kısaltma yapmaktansa gazetemizdeki mizanpajın verdiği olanaklar dahilinde 2 veya 3 bölüm olarak tamamını yayınlamayı uygun buldum.)
“1. KUSAK KAVRAMI HAKKINDA
Yaklaşık olarak aynı yıllarda doğmuş, aynı çağın şartları altında, benzer sorumluluklar üstlenerek yetişmiş kişiler topluluğuna “Kuşak” denilmektedir. İK Yönetimi literatürüne göre bu kuşakları şöyle sınıflandırmak mümkündür:
a. Gelenekçi Kusak
1922 – 1945 yılları arasında, I. Dünya Savasının yaralarını sarmaya çalışırken başlayıp 2. Dünya Savaşının bitimine kadar geçen dönemde doğan kuşaktır.
Gelenekçiler; kendini işine çok fazla adamış, disiplinli, ılımlı ve sabit olarak tanımlanır. Başarılarını, çok / sıkı çalışma, disiplin ve maddi ödüllerin ertelenmesi üzerine inşa etmişlerdir. Ayrıca hiyerarşiye saygı duyarlar. Bu neslin mensupları, çalışma hayatında “fair play”i (centilmenliği) esas alır. Bunu bulduklarında, şirketlerine bağlanırlar. Birçok gelenekçi için “sözleri senettir.” ve diğerlerinin de (yönetici olsun / olmasın) böyle bir sorumluluk bilinci içinde hareket etmelerini beklerler.
Çalışanlarının, yaptıkları işe değer vermesini ve şirkete finansal açıdan katkıda bulunduklarını bilmek isterler.
b. Baby Boomers -BB: 1945–1965 yılları arası doğan, İkinci Dünya Savası sonrasında artan doğum
oranları sonucunda ortaya çıkan, bireyselliği ön planda tutan, şu anda 50 ve 60lı yaşlarını yaşayan kuşaktır.
İkinci Dünya savaşından sonra doğan 1 milyar bebeğe ''Baby Boomers'' denir. Bu bebekler büyüdükçe,
onların ihtiyaçlarına göre çeşitli sektörlerde her 10 yılda bir müthiş büyüme göstermiştir.
BB’ ler sayesinde;
• 60'lı yıllar; fast food,
• 70'li yıllar; bebekler evlenme çağına geldiği için gayrimenkul,
• 80'li yıllar; elektronik ev aletleri, mikrodalga gibi küçük ev aletleri,
• 90'lı yıllar; internet ve cep telefonu yılları oldu.
• 2000 sonrası, bebeklerin artık paraları vardı. Ancak yaslanmak istemiyorlardı. Bu nedenle de ''iyi
hissetmek, iyi görünmek'' için wellness sektörünü patlatmışlardır.
BB’lerin genel özelliklerine bakılacak olursa;
• Lambalı radyo, kurmalı gramofon, tel erzak dolaplarının olduğu ortama doğdular.
• Sadakat duyguları yüksekti.
• Kanaatkârlardı.
• Tek bir yerde uzun süre çalıştılar.
• Teknoloji kimine yakın kimine uzak oldu, çok benimsemediler.
• Toplumsal olaylara tepki gösterdiler; idealist ve otoriteye saygılıydılar.
• İstediklerini elde ettiklerinde mutlu ve tatmin oldular.
c. X Kusağı: 1965–1979 yılları arasında doğanlardır. Önemli bir ara kuşak olarak tanımlanabilir.
X Kusağı; radikal değerlerin savunucusu bir kuşaktır. Çeşitli ekonomik krizler ve sosyal sancılar döneminde doğdukları için “kayıp kuşak” olarak da anılırlar.
• Sadakat duyguları duruma göre değişir.
• Daha iyi kariyer imkanları ararlar.
• Çoğu teknolojiyi kerhen, zorunluluktan kullanmaya başladı.
• Toplumsal olaylara duyarlılar.
• İş motivasyonları var, otoriteye saygılı ve kanaatkarlar.
d. Y Kusağı: 1980–2001 arası doğanlardır. Y kuşağına “Echo Boomers” adları da
verilmektedir. BB’lerin veya X’ lerin çocuklarıdırlar.
• Televizyon, müzik seti, video, kamera, çamaşır, bulaşık makinesi ile tanıştılar.
• Sadakat duyguları çok gelişmemiştir.
• Çalışmak için yaşamazlar; yaşamak için çalışırlar.
• Teknoloji, hayatlarındaki pek çok şeyin simgesidir.
• “Narsist”, bireyci ve girişimcidirler.
• İstekleri çoktur; tatminsizdirler. Hızlı tüketirler.
Geçmişten günümüze her sonraki nesil daha gelişmiş, daha ilerlemiştir. Bu ilerleme döneminde yaşayan her kuşak kendinden bir önceki nesli “çağdışı”, “geri kafalı” ve “tutucu” bulurken, bir sonraki kuşağı ise, “sorumsuz” ve “saygısız” olarak değerlendirmiştir.
İçinde bulunduğumuz toplum gibi işletmeler de farklı kuşaklardan gelen kişilerden oluşmakta, bu kişiler bir arada çalışmak ve üretmek durumundadırlar. Bu nedenle insan kaynakları yönetimi açısından farklı kuşaklardan gelen kişilerin nasıl yönetileceğine ilişkin yeni yaklaşımlar geliştirilmektedir. Özellikle de iş dünyasında giderek yükselen, geleneksel yönetim yaklaşımlarına karsı duran, kendi kurallarını koyarak çalışma hayatını yeniden şekillendiren “Y Kuşağı” ile ilgili çalışmalar giderek önem kazanmaktadır.
Akıl Tutulması
Akli melekeleri yerinde olan ve iyi kötü bir sosyal statü içinde tanımlanabilen tüm bireyler bir inanç sistemi, bir ideoloji veya bir siyasal pozisyon içinde kendilerini bir yerde tanımlarlar.
Bu tanımı oluştururken de, tüm geçmiş deneyimleri, içinden geldikleri aile ve toplum yapısı ile o güne kadar doğru veya yanlış beslendikleri tüm bilgi kaynaklarının etkisi ile bu tanımı yaparlar.
O halde;
Benzer sosyal statü ve aile yapılarından geldiği için benzer fikirlere sahip olması gereken insanların belli bir inanç sitemi, ideoloji veya siyasal pozisyon söz konusu olduğunda nasıl bu kadar zıt görüşler içinde olabilmektedir? Niçin Abdülhamit kimilerine göre "Kızıl sultan" ve kimilerine göre "Ulu hakan"dır?
Ortalama 10 kişinin bulunduğu bir topluluktaki bireylere İslam'ı sorarsanız 10 ayrı Müslüman tarifi, Atatürk'ü sorarsanız 10 ayrı Atatürk tanımı, Karl Marks'ı sorarsanız 10 ayrı Marksizm tarifi alırsınız. Halbuki İslam bizzat Allah tarafından söylenmesi gereken her şeyin eksiksiz söylendiği tek bir kitap tarafından tanımı yapılmış bir dindir. Atatürk'de tüm yaşamı ve fikirleri ile henüz çok yakınımızdaki bir gerçekliktir. Karl Marks ise fikirlerini tanımlamayı başkalarına bırakmaksızın tüm doktrinini birkaç kitap içinde toplamıştır.
Yani ortada büyük fikir ayrılıklarına düşmek için pek sebep görünmemektedir.
O halde;
Nasıl oluyor da hem Mevlana hem Taliban aynı din'in figürleri olabiliyor?
Nasıl oluyor da insanlar arasında sömürüyü kaldırıp, fırsat eşitliğini öngörerek daha mutlu toplum yapısı inşa edilebileceğini öngören Marksizm'e dayanarak Stalin yaklaşık 20 milyon insanı katledebiliyor veya Pol Pot Kamboçya'daki katliamlarıyla nüfusu nerdeyse yarıya indiriyor?
Kendimizden örnek verirsek; 12 Eylül askeri darbesi sonrası Mamak, Ulucanlar, Diyarbakır v.s. cezaevlerinde yapılan tüm işkenceler ve Deniz Gezmiş ile pek çok genç insanın idamına yol açan yargılamalarda "Atatürk İlkelerine" ve "Atatürk Milliyetçiliği"ne atıflarda bulunulmadı mı?
Ne yapacağız şimdi?
Ortaçağın karanlık engizisyonu için Hz. İsa'yı mı suçlayacağız?
Stalin'in, Pol Pot'un yaptıkları için Karl Marks'ı mı suçlayacağız?
Hizbullah'ın domuz bağı ile insanları boğazlamasının suçlusu bizatihi İslam mıdır?
"Kadro" dergisinde, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör'ün başını çektiği kalemlerin "dizayn ettikleri" "Kemalizm" en sonunda Atatürk'ü bile çileden çıkarmamış mıdır? (Gazi, Yakup Kadri ile yaptığı son toplantıda onu, Tiran/Arnavutluk'a elçi olarak atadığını bildirir ve dergi 36. Sayısında kapatılır). ( Emine Uşaklıgil, "Benim Cumhuriyetim" kitabında bu konuya atıf yaparak, M. Kemal'in yanındakilere "- Beyler Dictatoriel bir görüntü vermekteyiz, ölümümden sonra bir müstebit gibi anılmak istemem" dediğini aktarır.)
Sonuç olarak;
Aynı konu hakkında gerçeklik tek olduğu halde insanların bu kadar farklı yorumlara sapmalarının nedeni galiba, konu hakkındaki bilgileri "kaynağından" değil o konu hakkında sonradan "üretilen" "virüslü" bilgilerden alıyor olmamızdır. Nehirden su içen insanlar suyu pis bulup nehri suçlayacaklarına o nehrin çıktığı kaynağa bakarlarsa gerçekte ne kadar duru ve temiz olduğunu fark ederler.
Sonuçlarının doğru olması bile o sürece giden yol hikayesini aklamaz. Bu konudaki en önemli örneği Frankfurt okulundan Max Horkheimer "Akıl Tutulması" adlı kitabında vermiştir; " - Bir huzur evi düşünelim; bir odasında işitme engelli iki kişi vardır. Daha yaşlı olanı ötekinden, yan odadan lazımlığı getirmesini ister. Genç olanı, yine bir işitme engellinin yaşadığı öbür odaya geçer ve '-ihtiyar bahçeye çıkmak için paltoyu istiyor' der. Üçüncü işitme engelli, yatağın altından lazımlığı alır, öbür odada bekleyen ihtiyara götürür."
Sevgilerimle,
M.Ender ÖZER